Sahâbenin Sünnete Bağlılığı

SAHABELERİN RASÛLULLAH (S.A.V.)’İN SÜNNETİNE BAĞLILIKLARI

Her konuda olduğu gibi sünnete bağlılıkta da Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.), bütün Müslümanlara örnektir.

Beyhaki; Kûbeyse bin Zueyb (r.a.) den naklettiki: Kûbeyse dedi ki: “İhtiyar bir kadın, Hz. Ebu Bekr Es’sıddıyk (r.a.)’a, mirastan bir pay almak için geldi. Ebu Bekr (r.a.) ona dedi ki:

“Senin için, Allahu Tealanın Kitabında mi­rasla ilgili bir hüküm yoktur ve Resûlullah (s.a.v.)’ın sünnetindede senin için bir şey bilmiyo­rum. Sen dön de ben bunu sahabelere (r.a.) bir sorayım.”

Mugire bin Şube (r.a.) Ebu Bekr’e (r.a.) dedi ki: Ben Resûlullah (s.a.v.)’in yanında idim, nineye mirastan 1/6 kadar pay verdi. Ebu Bekr (r.a.) dedi ki:

“Bu esnada seninle beraber başka birisi var mıydı?”

Muhammed bin Mesleme EI-Ensârî ayağa kalkarak, Muğirenin dediklerinin aynısını söyle­di. Bunun üzerine Hz. EbuBekr (r.a.), bildirilen payı kendisine gelen ihtiyar kadına verdi.

Beyhaki; Said bin Müseyyeb’den (r.a.) nakletti ki: Hz. Ömer (r.a.) diyetin kişinin, erkek tara­fından olan akrabalara ait olduğunu ve kadının, kocasının diyetinden herhangi bir şeyi vereme­yeceğini söylemekteydi. Taki Dahhak bin Sûfyan (r.a.), kendisine Resûlullah (s.a.v.)’ın diyetten, kadına düşen payın takdir edilmesini yazdığını haber verinceye kadar bu böyleydi. Hz. Ömer (r.a.) bu hadisi işitince hemen Resûlullah (s.a.v.)’in sözüne döndü.

Bu hadisi Ebu Davud (r.a.) da nakletti.

Beyhaki, Tavustan nakletti ki: Hz. Ömer (r.a.) şöyle dedi:

“Resûlullah (s.a.v.)’in cenin (Anne karnın­daki çocuk) hakkında bildirdiği bir bilgiyi, Allah (c.c.)’­ın kendisine hatırlattığı bir kişi var mı?”

Hami bin Malik bin en Nabiga (r.a.) ayağa kalktı ve dediki:

“Benim iki zevcem vardı. Onlarda biri diğe­rine sopa ile vurdu. Hamile olduğu için karnın­daki cenin ölü olarak düştü. Resûlullah (s.a.v.) bunun hakkında sağlam kişinin 1/20 kadar bir miktarla hüküm verdi.”

Hz. Ömer (r.a.) dedi ki: “Şayet burada, bi­zim için verilen hükmü işitmemiş olsaydık nerde ise kendi görüşümüze göre hüküm verecek­tik.”

Beyhaki dedi ki: İmam Şafii (r.a.) dedi kî: Hz. Ömer (r.a.) kendi görüşüne zıt olan, Dahhakın, Rasûlullah (s.a.v.)’den bildirdiği hükme döndü. Daha sonrada cenin hakkında verilen hük­me dönerek “Bu verilen hükmü işitmemiş olsay­dık az kalsın kendi re’yimizle hüküm verecektik. Allah (c.c.) bizi bundan korudu” demiştir.

İmam Buhari ve Müslim  (r.a.) İbn Şihabdan O’da Abdullah bin Amr bin Rabia (r.a.)’dan naklet­tiler ki:

Hz. Ömer (r.a.) Şam seferine çıkmıştı. Yol­da, tebûk vadisine yakın olan Serağ bölgesine gelince, kendisine Şam’da veba hastalığının ol­duğu iletildi. Abdurrahman bin Avf (r.a.), Hz. Ömer (r.a.)’e; Resûlullah (s.a.v.)’ın  şu sözünü nakletti:

“Bir yerde vebanın çıktığını haber alırsanız oraya girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba çık­tığında da orayı terk etmeyiniz.”

Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) Serağdan geri döndü.

İbn Şihab dedi ki: Buna Salim bin Abdul­lah bin Ömer (r.a.) haber verdi: Hz. Ömer (r.a.) Ab­durrahman bin Avf (r.a.)’ın haber verdiği hadis­ten dolayı insanları geri döndürdü.

Buhari, Hz. Aişe (r.a.)’dan nakletti ki: Hz. Aişe (r.a.) şöyle dedi: Ömer (r.a.) kendisine Abdurrahman bin Avf (r.a.)’ın Resûlullah (s.a.v.)’ın Hicr Mecûsilerinden cizye aldığını bildirinceye kadar mecusilerden cizye almadı.

Beyhaki, Zeynek binti Ka’bbin Acre’den nakletti ki, Feria binti Malik bin Sinen (Said el Hudrinin kız kardeşidir). O’na haber verdi ki: Fe­ria, Beni hidrede olan ailesinin yanına dönmek hususunu sormak için Resûlullah (s.a.v.)’a git­mişti. (Ferianın kocası, kaçan kölelerini bulmak için arkalarından gittiğinde, köleler onu öldürmüşlerdi). Feria Resûlullah (s.a.v.)’a dedi ki; Kocam beni evimde bırakmadı bunun için aile­min yanına” dönebilir miyim? Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Farz olan iddet müddetini doldu­runcaya kadar evinde bekle”.

Feria dedi ki: Dört ay on gün kendi evimde iddet bekledim. Hz. Osman (r.a.) halife olunca, bana bu konu hakkında soru sormak için birini göndermişti. Ben de bu hadisi anlattım da Os­man (r.a.) bununla amel etti.

Buhari ve Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a.)’den naklettiler ki: Zeyd bin Sabit (r.a.) ibn Abbas (r.a.)’a dedi ki: Hayızlı bir kadının Hac’da son görevini yapmadan kâbeden ayrılmasına dair nasıl fetva verirsin?.

İbn Abbas (r.a.) dedi ki: Evet buna fetva veririm. Fakat, sen bunu kabul etmezsen, sahabeden fa­lan ensarî kadına sor ki, Resûlullah (s.a.v.) ona senin düşündüğün şekilde mi fetva vermiş?

Zeyd bin Sabit (r.a.) gülerek döndü ve dedi ki: “Senin doğru söylediğini anladım.”

İmam Şafii (r.a.) dedi ki: “Zeyd bin Sabit (r.a.); İbn Abbas (r.a.)’dan, hayızlı kadının son görevini yap­madan Kabe’den çıkmasına dair fetvayı işitince, ona karşı geldi.”

Sonra Zeyd (r.a.) Ensarî kadından, Resûlullah (s.a.v.)’ın bu konudaki hadisini işitince, İbn Abbas (r.a.)’a karşı gelmeyi doğru görmedi.

Buhari ve Müslim Said bin Cubeyr (r.a.)’den naklettiler ki: Said şöyle dedi: İbn Abbas (r.a.)’a dedim ki: Nevfan el-Bekaliy, Hızırın arkadaşı Musa (a.s.)’­nın, Beni israilin Musa’sı olmadığını iddia ediyor.

İbn Abbas (r.a.) dedi ki: Allah (c.c.)’ın düşmanı yalan söylemiştir. Bana Ubeyy bin Ka’b (r.a.) haber verdi ki: Resûlullah (s.a.v.) bize bir hutbe okuyarak Musa (a.s.) ve Hızır (a.s.)’ın olayından bahsetti.”

İmam Şafii (r.a.) dedi ki: Dine olan bağ­lılığı ve titizliği bilinen ibn Abbas (r.a.), Müslümanlardan, Resûlullah (s.a.v.)’ın hadisine zıt olarak görüş bildiren kişiyi yalanlayarak, onu Allah (c.c.)’ın düşmanı olarak nitelendirmiştir.

Beyhaki ve Hakim, Hâşim bin Cubeyr (r.a.)’den naklettiler ki Haşim dedi ki: Tavus ikindinin far­zından sonra iki rekat namaz kılardı, ibn Abbas (r.a.), Tavus’a, bunu terk etmesini söyledi. Tavus’da bu­nu bırakmayacağını bildirdi. Bunun üzerine İbn Abbas (r.a.) dedi ki:

– Şüphesiz Resûlullah (s.a.v.) ikindinin farzından sonra namaz kılmayı yasaklamıştır. Sen bunu işlediğinde azab mı görürsün, yoksa ecir mi alırsın, şüphedeyim. Çünkü Allah (c.c.) ayette şöyle buyurdu:

“Allah ve Resûlu herhangi bir şeyde hüküm verdiği zaman inanan erkek ve kadına başka bir şeyi seçmek yaraşmaz.” (Ahzab s., 36.a.)

İmam Şafii (r.a.) dedi ki: İbn Abbas (r.a.), Tâvus’un olumsuz tavrına karşı; Allah (c.c.)’ın: “Allah (c.c.) ve Resûlu(s.a.v.), bir şeyde hüküm verdiği zaman bu­nun zıddına olan şeylerin yapılmamasını “farz kı­lan ayetini ve Resûlullah (s.a.v.)’ın bu konuda­ki, bir hadisini delil getirdi.

Müslim, İbn Ömer (r.a.)’dan nakletti ki: İbn Ömer dedi (r.a.) ki: Biz tarlaları kiraya veriyor ve bunda da bir beis görmüyorduk. Ne zaman ki, Rafi’ Resûlullah (s.a.v.)’ın bu işi yasakladığını bildirdi, bundan böyle biz onu bir daha yapma­dık.

İmamı Şafii (r.a.) dedi ki: ibn Ömer (r.a.) tarlaları kiraya vererek bundan faydalanıyor ve bunu da helal görüyordu. Ona güvenilir kişiler tarafından, Resûlullah (s.a.v.)’in “Resûlullah(s.a.v.) tarlaları kiraya vermekten nehy etti” ha­disi ulaşınca, bu işi bir daha yapmadı.

Beyhaki; Ata bin Yesardan nakletti ki: Muaviye bin Ebu Sufyan (r.a.) altından veya gümüşten bir su kabını ağırlığından biraz fazla olmak üzere sattı. Bunun üzerine Ebu-d Derda (r.a.) Muaviye (r.a.)’ye dedi ki: Ben Resûlullah (s.a.v.)’den misli misline hariç, bu şekilde bir satışı yasakladığını işittim.

Muaviye (r.a.) dedi ki: Ben bunu yapmakta bir sakınca görmüyorum.

Ebu-d Derda (r.a.) dedi ki “Kim beni Mua­viye (r.a.) karşısında özürlü sayar. Ben ona Resûlullah (s.a.v.)’den bir hadis iletiyorum. O ise bana kendi görüşünü haber veriyor. Ben senin bulun­duğun yerde yaşamam.”

İmamı Şafii (r.a.) dedi ki: Ebu-d Derda (r.a.), Muaviye (r.a.)’ye delil getirdiği görüşte idi. Muaviye (r.a.) bunu kabul etmeyince, Ebu-d Derda (r.a.) bu­nu büyük bir hata olarak kabul edip, onunla, ya­şadığı yeri ayırdı. Zira Muaviye (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’den bildirilen güvenilir bir hadisi kabul etmemişti.

İmamı Şafii (r.a.) dedi ki: Bize haber verildi ki Ebu Said EI-Hudri (r.a.) bir adamla karşı­laştı ve Resûlullah (s.a.v.)’ın bir meseledeki sözünü nakletti. Adam,  buna karşı çıktı. Ebu Said dedi ki “Vallahi seninle aynı yerde bulunamayız.”

İmam Şafii (r.a.) dedi ki: Ebu Said el Hudriye (r.a.) naklettiği hadisin kabul edilmeyişini görmesi ağır geldi.

Buhari ve Müslim, ibn Ömer (r.a.)’den nak­lettiler ki: İbn Ömer (r.a.) dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

“Geceleyin kadınların mescidlere gitmesine engel olmayınız.”

İbn Ömer (r.a.)’in kabilesinden birisi dedi ki: Val­lahi biz fesada sebep olacak kişileri oraya bırak­mayız.

İbn Ömer (r.a.) bunu söyleyen kişinin göğsüne vurdu ve: Ben sana Resûlullah (s.a.v.)’den ha­dis söylüyorum, sen ise hâla kendi fikrini söy­lüyorsun.

Buhari ve Müslim, Abdullah bin Burde (r.a.)’den naklettiler ki; Abdullah (r.a.) dedi ki:

Abdullah bin Mugaffel (r.a.) sapanla taş fırlatan bir adam gördü. Onu bu işten yasaklayarak dedi ki:

Şüphesiz Resûlullah (s.a.v.) sapanla taş atmaktan nehyetti ve buyurdu ki:

“Şüphesiz o av avlamaz, düşman yaralamaz lakin o göz çıkarır, diş kırar”

Abdullah bin Burde (r.a.) dedi ki: Abdul­lah bin Mugaffel (r.a.) bu adamı yine sapanla taş fırlatırken gördü de O’na:

“Ben sana Resûlullah (s.a.v.)’den hadis naklettiğim halde sen hâla sapanla taş atıyor­sun. Vallahi seninle (bunu terk edinceye kadar) ebediyen konuşmam” dedi.

Buhari ve Müslim (r.a.) İmran bin Hüse­yin (r.a.)’den naklettiler ki: İmran (r.a.) dediki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Haya bütünüyle hayırdır.”

Beşir bin Kâ’b (r.a.) dedi ki: Şüphesiz biz bazı kitaplarda, hayanın bir kısmını sekinet ve vakar bir kısmını da zayıflık olarak bulduk.

İmran (r.a.) sinirlendi hatta gözleri kızardı ve dedi ki: Ben sana Resûlullah (s.a.v.)’den hadis söylüyorum, sen ise ona karşı geliyorsun.

Başka bir rivayette de, İmran dedi ki: Ben sana Resûlullah (s.a.v.)’den hadis naklediyorum, sen ise kendi okuduğun kitaplardan bir şeyler söylüyorsun.

Sünnet Kur’an’ın Tefsiridir

Beyhaki ve Hakim, Hasan Basri (r.a.)’den naklettiler ki; Hasan dedi ki: İmran bin Hüseyin (r.a.) Nebimiz Muhammed (s.a.v.)’den hadis naklederken, toplulukta bulunan bir kişi İmran’a dedi ki: Ya Ebu Nuceyd! Sen bize Kur’andan bahset. İmran (r.a.) dedi ki:

– Sen ve arkadaşların Kur’an okuyorsunuz.

O halde bana namazın içindeki hareketler ve na­mazın kaç vakit, kaç rek’at olduğu hususunda Kur’an’dan bir bilgi verebilir misiniz? Bana; altı­nın zekatı, ineğin zekatı, devenin zekâtı ve çe­şitli malların nerelerden alınıp nerelere verile­ceği hakkında Kur’an’dan bir bilgi verebilir mi­siniz? Lakin ben Resûlullah (s.a.v.)’in bunları haber vererek, zekatın bundan bu kadar, bundan bu kadar farz kıldığında yanında idim. Siz ise o zaman yoktunuz. Bunları bu sebepten dolayı sizlere anlatıyorum.

Adam İmran (r.a.)’a dedi ki: Sen beni bu bilgiler­le aydınlattın, Allah (c.c.) ‘ta seni aydınlatsın.

Hasan (r.a.) dedi ki: Bu adam Müslümanların alimlerinden biri olarak vefat etmiştir.

İmam Şafii (r.a.) dedi ki: Sahabeden olsun Tabiin’den olsun, herhangi bir kimseye Resûlullah (s.a.v.)’den bir haber verildiği zaman, o ha­beri kabul etmeyen, ona muhalif söz söyleyen ve bu sözü sünnet kabul etmeyen birisini bilmi­yorum.

Daha sonra İmam Şafii (r.a.) Salim bin Abdullah (r.a.)’tan şu haberi nakletti; Salim (r.a.) dedi ki: Ömer (r.a.) Kâbeyi ziyaretten önce ve şey­tan taşlamadan sonra güzel koku sürünmeyi yasaklamıştı. Hz. Aişe (r.a.)’a ise dedi ki: Ben Resûlullah (s.a.v.)’a ihrama girmeden ve ihramdan çıkıp Kâbeyi Tavaf etmeden önce elimle koku sürdüm. Resûlullah (s.a.v.)’ın sünneti uyul­maya daha layıktır.

İmam Şafii (r.a.) dedi ki: Salim (r.a.), Hila­fetinde bu şekilde fetva veren dedesi Ömer (r.a.)’in sözünü terk etti ve Aişe (r.a.)’nin ver­diği haberle amel etti.

Salim (r.a.) bu davranışıyla, Resûlullah (s.a.v.)’den nakledilen sünnetlere itirazsız bir şekilde uymanın gerekli olduğunu göstermiştir. İşte biz tabiinden sonra da bu şekilde davranan kişilerle karşılaştık. Onlar bütün haberleri ince­liyorlar, sünnet olanlarını ortaya çıkarıyorlardı. Bu sünnete kim tabi olursa o övülüyor, kimde karşı çıkıp kabul etmezse ayıplanıyordu.

Kim bu sünnet yolundan ayrılırsa, o bizim yanımızda, Resûlullah’ın Ashabının (r.a.) yolundan ayrılan, ilim ehlinin yolundan ayrılan olarak nitelendirilirdi. Bu adam artık cehalet ehlinden sayılırdı.

Bu kitabın içerisinde bulunanların çoğunlu­ğunu İmam Şafii (r.a.)’nin, hadislerden hüküm çıkarmak hakkındaki sözleri oluşturmuştur. Şüphesiz İmam Şafii (r.a.), zamanındaki, rafizilerin ve zındıkların söylemiş oldukları şeylerin yanlış ol­duğunu ispat etmek, bir zaruret olması nedeniy­le, sunmuş olduğu delilleri sağlam bir şekilde ortaya koyarak açıklamaya çalışmıştır. Beyhaki (r.a.)’de bunlara sağlam ve güzel şeyler ekleyerek bu haberlerin devamiyetini sağlamıştır. Allah Teâla’nın izni ile Beyhakinin kitabında ayrı ayrı tasnif etmiş olduğu bölümlerden bazı ko­nuları alıp bunlara da ilave ederek bu konuyu biraz daha açıklamaya çalışacağım.

Beyhaki kendi senedi ile Eyyub bin es-Sahtiyani (r.a.)’den nakletti ki: Eyyub (r.a.) şöyle dedi: “Sen bir kişiye hadis naklettiğin zaman, eğer o: “Bize bu gibi şeyleri anlatma, sen bize Kur’an’dan haber ver” derse bil ki, o şüphesiz sapıtmıştır.”

İmam Evza (r.a.)’i dedi ki: “Sünnet, Kur’an’ın üzerine bir hüküm koyucu olarak indirilmiştir. Ama Kur’an ise, Sünnet üzerine hüküm koyucu değildir.”

Beyhaki (r.a.), Eyyub (r.a.)’dan nakletti ki: Eyyub (r.a.) şöyle dedi: Mutarrıf bin Abdullah (r.a.)’ın yanın­da bulunan bir kişi O’na dedi ki:

– Bize Kur’an’da olmayan bir şeyi naklet­meyiniz.

Mutarrıf (r.a.) dedi ki: Biz hadisi naklede­rek Kur’an’ı terk etmiş sayılmayız. Çünkü Resûlullah (s.a.v.)’ın sözünü naklederek, Kur’an-ı biz­den daha iyi bilen bir kişinin sözünü bildiriyoruz. Böylece sonuçta Kur’an-ı kastediyoruz.

Buhari (r.a.) Mervan bin Hakem’den nak­letti ki: Mervan şöyle dedi: Ben, Osman (r.a.) ve Ali (r.a.)’yi Mekke ve Medine arasında gördüm. Osman (r.a.), hac ile umrenin birleştirilmesini nehy ediyordu.

Ali (r.a.)’da: “Ya Rabbi Ben Haccı Kı­ran (hac ile umreyi beraber yapmak] için gel­dim” diyordu. Bunun üzerine Osman (r.a.) de­di ki: “Sen, benim böyle yapmaktan insanları yasakladığımı görüyorsun da hâla “ben bunu ya­pacağım diyorsun”

Ali (r.a.) dedi ki: “Hiçbir insanın sözünden dolayı Resûlullah (s.a.v.)’ın sünnetini terk ede­mem.”

Müslim, Süleyman bin Yesar (r.a.)’den nakletti ki: Süleyman dedi ki: Ebu Hüreyre (r.a.), ibn Abbas (r.a.), Ebu Seleme bin Abdurrahman bin Avf (r.a.); kocası öldüğünde, hamile olan kadın hakkında şöyle konuştular. İbn Abbas (r.a.) dedi ki: iki müdde­tin en uzununu bekler, Yani dört ay on gün’den önce kadın doğum yaparsa, yine de bu müddetin dolmasını bekler. Bu müddeti doldurduktan sonra evlenebilir.

Ebu Seleme (r.a.) dedi ki: Kadın dört ay on günü doldurmadan önce doğum yaparsa iddeti son bulur.

Ebu Hüreyre (r.a.)’da dedi ki: Kardeşimin oğlu Ebu Seleme’nin görüşüne katılıyorum. Resûlullah (s.a.v.)’ın zevcesi Ümmu Seleme (r.a.)’ye bu konu hakkında sorulduğunda şöyle dedi: “Sabiatü el-Eslemiyy (r.a.) kocasının vefatından sonra doğum yaptı. Çok kısa bir süre sonra Resûlullah (s.a.v.)’a gidip evlenmek için fetva is­tedi. Resûlullah (s.a.v.)’de O’na izin verdi.

Beyhaki, Bera (r.a.)’dan nakletti ki: Bera (r.a.) şöyle dedi: Bizim, kazanç için yaptığımız bazı işler ve uğraşlarımız olduğu için, hepimiz Re­sûlullah (s.a.v.)’den aynı sayıda hadisleri işiti­yor değildik. Lâkin hadisi duyan kişi, duymaya­na aktardığı zaman hemen kabul ederdi. Çünkü Sahabeler arasında yalan diye bir şey yoktu. Beyhaki, Katade (r.a.)’den nakletti ki: Katade dedi ki: Bir kişi Resûlullah (s.a.v.)’den hadis naklettiği zaman, o kişiye denirdi ki: “Sen bunu Resûlullah (s.a.v.)’den işittin mi?” O kişi de “Evet işittim” veya “Bana yalan söylemeyen biri nakletti” derdi. Bizde onu yalanlamazdık. Çünkü biz öyle bir toplulukta (sahabe­lerin) yaşıyorduk ki bu topluluğun içerisinde ne yalan söylenir, ne de bilinirdi.

Beyhaki, Malik (r.a.) yoluyla Reca (r.a.)’dan nakletti ki: Reca (r.a.) dedi ki: Abdullah bin Ömer (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’ın emirlerine, haberlerine ve bütün hallerine uymaya çok önem verirdi. Hat­ta sünnete olan bu düşkünlüğünden dolayı ak­lına bir şey olacak diye korkulurdu.

Beyhaki, Hasan Basri (r.a.)’den, O’da Semre (r.a.)’den nakletti ki; Semrete (r.a.) şöyle dedi:

“Resûlullah (s.a.v.)’ın açıktan okunan na­mazlarda iki yerde susduğunu hatırlıyorum. Bi­rincisi: İftitah tekbiri aldıktan sonra, ikincisi ise Fatihayı okuduktan sonra” İmran bin Hüseyin (r.a.), bu konu hakkında ne söylediğini öğrenmek için, Ubeyy bin Ka’b (r.a.)’a bir mektup yazdı.

Ubeyy bin Ka’b (r.a.) cevaben bildirdi ki:

– Sem­re (r.a.)’nin bildirdiği doğrudur, çünkü Semre (r.a.) Resû­lullah (s.a.v.)’ın hadislerini ezberlerdi.

Beyhaki, Muhammed bin Sirin (r.a.)’den nakletti ki:

Muhammed (r.a.) dedi ki: İbn Abbas (r.a.) insanlara zekatını vermelerini emredince, bundan kaçındı­lar ve vermeyi kabul etmediler. Çünkü bu kişi­ler Reslullah (s.a.v.)’ın fıtır zekatını emretti­ğini bilmiyorlardı. Bunun üzerine İbn Abbas (r.a.) Semre’ye (r.a.) dedi ki: “Resûlullah (s.a.v.)’ın fıtır zekatını emrettiğini bilmiyor musun?” Semre dedi ki: “Evet biliyorum” İbn Abbas (r.a.) de­di ki:

“O halde bu yerin halkına, bunu öğretmek­ten, bildirmekten seni ne alıkoydu?”

Beyhakî dedi ki: İbn Abbas (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’ın fıtır zekatını emrini, o şehir halkına bil­dirmediği için Semre (r.a.)’yi kınamıştır.

Buhari Abdullah bin Ömer (r.a.)’den nak­letti ki:

Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

“Benden velev ki bir ayet olsun tebliğ edi­niz ve hadislerimden de naklediniz. Bana yalan isnad etmeyiniz, kim bilerek bana yalan isnad ederse, ateşteki yerine hazırlansın.”

Beyhaki İbn Mübarekten (r.a.) nakletti ki: İbn Mübarek (r.a.) dedi ki: Ebu Asame, Ebu Hanife (r.a.)’e sordu ki: Ben bu kitaplarda olan görüşleri işittim. Şimdi sen bana hadisleri kimlerden dinlememi tavsiye edersin?. Ebu Ha­nife (r.a.) dedi ki:

“Sen düşünceleri adil olan kişilerden ha­dis dinle şiiler bundan müstesnadır. Şüphesiz Şiilerin inançlarının aslı; Resûlullah’ın Ashabı­nın (r.a.) dalâlette olduklarını kabul etmeleridir.

İmam Ebu Hanife (r.a.) sözüne devam ederek şöy­le söyledi: “…Kim bir görev talebi için, Rasûlullah (s.a.v.)’ın sünnetlerini tam olarak ya­şamayan bir devlet reisine başvursa, devlet reisi’de o görevi bu kişiye verse, bu şahsın müslümanlarm imamı (yani; verdiği fetvalara uyulup önder edinilen kişi seviyesinde kabul edilmesi) olması caiz değildir.”

İmam Beyhaki, Harmele bin Yahya (r.a.)’dan nak­letti ki; Harmele (r.a.) dedi ki: İmam Şafii (r.a.)’yi şöyle derken işittim: Heva ve hevesine uyan topluluk­lar içinde, rafizilerden daha çok, yalan yere, in­sanlara iftira eden kimse yoktur.

Beyhakî (r.a.) Cabir bin Abdullah (r.a.)’den nak­letti ki: Cabir (r.a.) dedi ki: Benim, Resûlullah (s.a.v.)’den işitmediğim bir hadisi, Ashab (r.a.)’tan bi­rinin işitmiş olduğu haberi bana ulaştı. Hemen devemi hazırlayıp, eşyalarımı üzerine yükleye­rek yola koyuldum. Bir ay yolculuk yaparak Şam’a vardım. Meğer bu kişi Abdullah bin UneysEI-Ensariy (r.a.)’imiş, O’na dedim ki: Benim Resûlul­lah (s.a.v.)’den işitmemiş olduğum, “Zulüm hakkındaki hadisi, senin bildiğin haberi bana geldi. Cidden, senden o hadisi işitmeden önce benim veya senin ölmenden çok korktum.

Abdullah bin Üneys (r.a.) dedi ki: Ben Raesûlullah (s.a.v.)’den işittim, buyurdu ki:

“İnsanlar çıplak ve sünnetsiz olarak haşr olunacaklardır” Biz dedik ki: Onların yanında ne var ki? Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: Onların yanında bir şey mevcut değildir sonra onlara, yakında olanın duyduğu gibi uzakta olanında duyacağı bir şekilde Allah (c.c.) nida eder. “Me­lik benim, Deyyan benim.

Mazlumun hakkını zalimden almadan, ne cennetlik cennete, ne de cehennemlik cehenneme girecektir. Mazlumun istemiş olduğu hak­kını Ben zalimden almadan ne cennetlik cen­net’e ne de cehennemlik cehenneme girecektir velev ki bu hak bir tokat bile olsa.”

Biz dedik ki: Ya Resûlullâh (s.a.v.) bizim malik olduğumuz hiç bir şeyimiz yokken, bu hak nasıl alıp verilecek? Resûlullâh (s.a.v.) buyur­du ki:

“Sevaplar ve günahlarla. Yani Allah (c.c.) zalimin sevabından alıp, mazluma verecektir. Şayet zalimin sevabı yoksa, mazlumun günahın­dan alıp zalim’e yükleyecektir.”

Beyhaki, Ata b. Ebu Rebah (r.a.)’tan nakletti ki:

A’ta şöyle dedi: Ebu Eyyub (r.a.), Ukbe b. Amir (r.a.)’în Resûlullâh (s.a.v.)’den işitmiş olduğu bir ha­disi sormak için Ukbe (r.a.)’ye gitti. Zira bu hadisi Resûlullâh (s.a.v.)’den işiten, Ukbe (r.a.)’den başka birisi hayatta değildi. Ukbe (r.a.), Ebu Eyyub  (r.a.) ’un  O’nu zi­yarete geldiği zaman Mısır emiri bulunmaktaydı. Ukbe (r.a.), Ebu Eyyub (r.a.)’u karşıladı ve kucakladı.

Sonra Ebu Eyyub (r.a.)’a dedi ki: Ey Ebu Eyyub (r.a.) seni buralara getiren sebep nedir?

Ebu Eyyub (r.a.) dedi ki: “Benim gelme­min esas sebebi, senin Resûlullâh (s.a.v.)’den işittiğin mü’minin ayıbının örtülmesine dair hadis-i şeriftir.” Mesleme (Ukbe) (r.a.) dedi ki: Evet. Ben Resûlullâh (s.a.v.)’den işittim. Buyur­du ki:

“Dünyada iken bir mü’minin ayıbını örtenin Allah (c.c.)’da ahiret’te ayıbını örter.”

Ebu Eyyub (r.a.) bunu işittikten sonra bi­neğine binerek Mısırdan ayrıldı. Mesleme’nin O’nun için hazırlamış olduğu hediyesini ancak Mısır’ın dışında yetiştirebildiler.

Buhari (r.a.) ve Müslim Salih b. Hayy (r.a.) yolu ile naklettiler ki; Salih dedi ki: Ben İmam Şa’bi (r.a.)’nin yanında iken, O’na Horasanlı birisi dedi ki: Biz Horasan’da, bir adamın cariyesi, çocuğunun an­nesi olunca, bunu azad edip sonra evlendiği za­man o adam bir hayvan hediye ediyor. Sonra’dan bundan vazgeçip onu kullanıyor” deriz.

İmam Şa’bi (r.a.) o kişiye dedi ki: Ebu Burde b. Ebu Muşu el-Eş’ariyy (r.a.) babasından (Ebu Musa’dan) haber verdi ki: Babası Resûlullâh (s.a.v)’den şöyle işitmiş, Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki:

“Üç kısım insan vardır ki ecirleri iki kat ve­rilir:

1  — Sahip olduğu cariyesini güzelce terbi­ye eden, dinini güzelce öğreten sonradan azadederek onunla evlenen kişi.

2  — Hem Allahu Tealanın hakkını, hem de efendisinin hakkını yerine getiren köle.

3  — Kitab ehlî olup hem kendi peygamberine hem de son Resul olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’e iman eden, O’na tabi’ olan kişi.”

İmam Şa’bî (r.a.) o kişiye dedi ki: Biz sana öyle bir bilgi veriyoruz ki, bundan daha az bir bilgi almak için bîz’den bir kimse ta Medine’ye ka­dar yolculuk yapardı.

Beyhaki, Sa’id b. el-Müseyyeb (r.a.)’den nakletti ki:

Said dedi ki: Bir hadisi elde etmek için gün­lerce gece, gündüz yolculuk yapardım.

Beyhaki Zuhri (r.a.)’den nakletti ki: Zuhri (r.a.) şöyle dedi:

Urve b. Zubeyre: Bir hadiseyi anlattıktan sonra, sen yalan söyledin denildi.

Urve dedi ki. Ben yalan söylemedim ve ya­lan söylememde. Yalancıların en yalancısı doğru söyleyenleri yalanlayanlardır.

Beyhaki, Osman b. Sekîl (r.a.)’den nakletti ki:

Osman (r.a.), şöyle dedi; İmam Ahmed b. Hanbel (r.a.)’e dedim ki: Falan kişi Veki’ İsa b. Yunus ve İbn Mübarek hakkında laf atıyor. İmam Ah­med (r.a.) dedi ki:

“Esas yalancılar, doğruyu söyleyenleri ya­lanlayanlardır.”

Müslim, İbn Şirin (r.a.)’den nakletti ki: İbn Şirin (r.a.) dedi ki: insanların, hadisin senedi hakkın­da, soru sormadığı bir zaman gelip geçti. Ne za­man ki fitneler çıkmaya başladı, hadislerin senedinin araştırılmasına başlandı. Hadis alimleri baktılar, kim sünneti yaşıyor, yaşatıyor O’nun hadisini aldılar. Kim’de bid’at ehli ise onun hadisini de terk ettiler.”

Beyhaki Malik’ten (r.a.) nakletti ki: Malik (r.a.) dedi ki:

Ömer b. Abdulazîz (r.a.) şöyle dedi: Resûlullah (s.a.v.) sünnet koydu. Resûlullah (s.a.v.)’den sonra Hulefa-i raşidîn’de sünnet koydu. Allah’ın kitabını tasdik etmek için bu sünnetleri doğru olarak almak hem Allah (c.c.)’a olan itaâtta ileri bir seviye, hem de Allah’ın (c.c.) dini üzere bir kuvvettir. Kim sün­netle, hidayet bulursa gerçekten hidayete ermiş, sünnetten yardım görürse gerçekten yardım görmüş demektir…

Ve kim de sünnet’e muhalefet ederse Mü’minlerin yolundan başka bir yola sapıtmış demektir. Allah (c.c.) buyurur ki:

“…Biz onu döndüğü yere döndürürüz ve ce­henneme atarız. Orası kötü bir dönüş yeridir.” (Nisa s.,  115.a.)

 

İmam-ı Suyûti, Miftâhü’l Cennet